Küçük yörük kızı Esma

Bizde olsa 5 yaşındaki bir çocuğun eline yağ bıçağı bile verilmez korkudan. Küçük yörük ise tahra ile akşama odun hazırlıyor.

Esma 5 yaşında, Beypınarı meşeliğinde konaklayan bir başka yörük ailesi Osman Emminin kızı. Büyük kardeşleri okuldalar, o da seneye gidecek. Şimdi ailesiyle birlikte o da göçün içinde. Burada kurulan obalardaki olası en küçük yörük kendisi.

Obada kaldığım 3 gün süresince Esma’yla yakınlık kurmam biraz zaman aldı. Biraz hırçın bir mizacı vardı. Poz vermek bir şöyle dursun, kamerayı ona yönelttiğimi anlarsa yaptığı işi bile bırakıyordu. Fotoğraflarda yüzü pek görünmüyor bu yüzden. Ne yazık ki Esma ile tam arkadaş olmayı başarmıştım ki, bizim Zafer Abi ile obadan ayrılmız gerekti. Kısa zaman için bile olsa güzel bir arkadaşlığmız oldu. Yörüklerin yanına bir daha ki gidişimde tekrar görüşebileceğiz diye umuyorum.

yörük kızı, oğlak

Bu obada oğlaklar ondan soruluyor.

Oğlakları gerektiğinde taşımak Esma’nın severek yaptığı işlerden. Aslında hiçbir işi gönülsüz yapmıyor, hevesle yapıyor. Ona iş buyuran olmuyor ama o hiçbir zaman boş durmuyor. Yeni doğan oğlaklarla ilgilenmekse, yaptığı diğer işler arasında sanırım en severek yaptığı iş. Büyük bir insan edasıyla, oğlaklara küçük yaramaz çocuklarmış gibi davranıyor. Esma, hani bu yaşta bu çene dediğimiz çocuklardan. Herkes onu konuşturup eğleniyor. Esma’nın babası Osman Emmi, bir akşam hava kararmaya yakın hâlâ dönmemişti keçi otlatmaktan. Celal Emmi de Esma’ya takılmak için “Kız senin babanı kurt yemiş olmasın, nerde kaldı bu saatte?” dedi. Beklediği tepkiyi alamayınca, bir süre sonra “Yoksa kuyuya mı düştü, nerde kaldı bu baban senin?” diye takılmayı sürdürdü. Sonunda Esma “Celal Emmi orda öyle oturup bana laf atacağına, n’oldu bu adama, kurt mu yedi, kuyuya mı düştü, kalkıp bi bakayım desene! Anca orda otur öyle sen!” diyerek beklenen tepkiyi verdi.

küçük yörük

Vedalaşmaktan pek hoşlanmasak da bizim eşekler yüklenmeye başladı. Esma bu sefer kağıtlarıyla birlikte hazır ama bişeyler çizmeye zamanımız yok.

Nihayet bana mesafeli davranmayı bıraktığı bir gün, birlikte bol bol vakit geçirdik. Bana kendisinin sorumlu olduğu oğlakları gösterdi, babasının sürüsüne ait çoban köpeklerini gösterdi, etrafı gezdirdi. Etrafı gezerken yerde birilerinin düşürdüğü katlanabilir bir bıçak buldu, cebine attı, lazım olur belki dedi.

Sonra bu küçük yörük ile bir meşenin gölgesinde sohbet ederken konu sayı saymaya geldi bir şekilde. Okula gitmediği halde saymayı bildiğini gösterdi bana. Ben de kağıt kalem olsa sana nasıl yazıldıklarını gösterirdim dedim. Öğrenmeye çok heveslendi bir anda ama çadır uzaktaydı ve kağıt kalem bulma işi de kolay değildi pek; dün resim yapmak için aradığımızda zor bulabilmiştik. Birden tepemizdeki ağacın sarkan bir dalını zıpladı ve yakaladı, az önce bulduğu bıçakla birazını kesti kopardı. Sonra da dalın saçaklarını kopardı. Bu saçakları süpürge gibi birleştirdi, benim oturduğum yerin önünü süpürerek temizledi; küçük, çalı çırpısız bir alan yarattı, “Al sana kağıt.” dedi. Sonra az önce saçaklarından arındırılmış küçük dal parçasının da ucunu bıçakla biraz sivriltti, “Al bu da kalem.” dedi. Hayranlıkla izledim kısa sürede ürettiği çözümleri. 10’a kadar olan rakamların bazılarının yazılışlarını da hemen öğrendi bu arada.

Esma’dan ayrılmadan önce, onun burada, doğanın ve hayatın içinde, oğlaklarla oynaşarak geçen çocukluğunu düşündüm. Acaba şehirlerde yaşayan yaşıtları mı daha çok şeyden yoksun kalıyor yoksa Esma mı, burada, şehirden uzakta daha çok şeyden yoksun kalıyor, karar vermek kolay değil.

yorum bırakın